SENELER ÖNCE


Seneler önce, platon (Eflatun) un, Devlet adlı eserini okuduğum zaman, platonun mağara  mitozundaki , politikacı tanımı hem ilgimi çekmiş, hem de beni çok güldürmüştü.

Platon,  yanılsamalar ve yansımalar alemi olan bu evreni, içerisi insan dolu bir mağaraya benzetiyor. Ve dışarıdan  içeriye vuran ışığın  mağaranın duvarlarında  meydana getirdiği gölgeleri kendileri sanarak yaşayan cahil halkın, dışarıdaki ışığı keşfederek, kendi zannettiği şeyin sadece bir gölge olduğunu anladıktan sonra mağaradan dışarı çıkan, ve bir müddet  güçlü ışığın etkisiyle gözleri kamaşıp acı çektikten sonra, gerçeğe uyum sağlayarak bir daha geri mağaraya girmeyen kişiye filozof, bu hale dönüştükten sonra, içeridekileri de kurtarmayı düşünerek geri mağaraya dönen kişiye ise politikacı, diyordu.

Bu politikacı tanımı tam aklımdaki, olması gereken, tarife uymasına rağmen, bizim politikacılar aklıma geldiğinde çok gülmüştüm. Taban tabana zıt bir tarif ile karşı karşıyaydım.

Kendisini madde dünyasına tamamıyla kaptırmış, mağara mitozuna göre uyuyanların en önde gidenleri, politikacı olmuş ve biraz uyanmaya yüz tutanları da büyük bir efor ile uyutmayı da en öncelikli görevleri edinmişlerdi.

Aslında çok üzücü olmasına rağmen bu zıtlık benim o zamanlar  acı acı  da olsa gülmeme sebep olmuştu.

Ülke yönetiminde hangi sistem olursa olsun, her konuda insanca yaşamak için önce insanın ne olduğunun veya ne olmadığının anlaşılması gerekiyordu.

Bunu anlamaya çalışan akıllı ve dürüst ( akıllı ve dürüst dememin sebebi ,her anlamaya çalışanın, anlasa bile, O  olması çok nadir bulunası bir durum olduğundandır.) filozofların başkanlık ettiği, konusunda uzman bir ekip ülkeyi, hatta dünyayı yönetse, ne güzel olurdu diye düşünmüştüm o çocuk yaşımda.

Kimsenin aç olmadığı, kimsenin savaşmadığı bir dünya. Her ne kadar dualite dünyasında yaşadığımız için bu imkansız da olsa, en azından idare edenler bu zihniyette olursa belki kötülükler azalabilirdi.

Ama neredeee….. Neredeydi öyle bir politikacı. Politikaya atılan her kişi kendisinin ve dolayısıyla çevresinin menfaati için bu role soyunuyordu. Eğer

öyle düşünmese zaten politikaya atılmak, eflatunun da dediği gibi  hiç kimsenin canı gönülden isteyeceği bir pozisyon olmamalıydı.

Oysa günümüz politikacıları, her türlü  şahsi zorluğu yenerek, istemenin yanında çok hafif kalacağı bir hırs ile mücadele veriyor, tüm çevresini mala mülke boğarken,  her ne kadar uyutulsa da arada bir sesini çıkaran halkın itirazlarına rağmen büyük bir yüzsüzlük ile geldiği yere yapışıp kalıyordu.

 

Bu duruma üzülmeme rağmen, bu konuda her hangi bir girişimim hiçbir zaman olmadı. O yüzden de etkili olmadığım bir alanla ilgili olmamayı da prensip edindiğimden, ne haberlerle ilgileniyor, ne bu konuda bir satır olsun okuyordum.

 

Ama durum öyle bir yere geldi ki, benim gibi ehli keyif biri bile rahatsız oldu. Atalarımızın bize bıraktığı ülke her bakımdan rezil oluyordu.

Ne yapmam lazım? Nereden başlamalıyım? diye düşünürken,  iyi bir filozof olduğunu düşündüğüm  ve hatta inandığım Yaşar Nuri Öztürk’ün   Halkın Yükselişi  adında bir parti kurduğu haberini aldım. Hem  partinin ismi  ilgimi çekti, hem de Yaşar Nuri Öztürk …….. Seneler önceki  Platon’un  Devleti aklıma geldi. Gerçi eflatun orada  filozofun kral olmasından bahsediyordu ama, her şeyi kalıp olarak almadan analitik bir düşünce ile çeşitli olanaklar yaratmak, insan oğlunun, beynini kullanmaya karar verdiğinde, elindeydi. Asıl olan  ilk önce insanın ve dolayısıyla  Halkın Yükselişi idi. Yaşar Nuri bence gerçek insanı tanıyor olmalıydı.

 

Her hangi bir konuda önce fikrim olur, sonra inanırım. Bunlar  zaman içerisindeki değişimlerle  değişebilir. Ama  ta derinlerimde hissettiğim şeylere iman ederim.  Uzaktan tanıdığım ve gördüğüm kadarıyla inandığım için, tanışmak ve tanımak isteğine kapıldım.

 

Önce Bakırköy’de ki Halkın Yükselişi Partisi’nin bulunduğu binayı, daha sonra İstanbul il Başkanlığını ziyaret ettim.

En çok hoşuma giden şey, benim gibi siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, çeşitli meslek guruplarından kişiler, ev hanımları, yaşlı, genç bir çok  insan  aynı arayış ile gelmiş, tedirginlik, merak, istek, kızgınlık,sevgi gibi çeşitli duyguların gelgitlerinin bariz bir şekilde saptandığı bakışlar ile, etrafta dolaşmakta, bilgi almaya çalışmaktalardı.

 

İşte bu!... İşte bu  dedim. Şu an gördüğüm Halkın yükselişi olmasa da Halkın uyanışıydı. Umarım Halkın kurtuluşuyla da sonlanırdı bu hareket.

 

Halkın Yükselişi Partisine üye oldum.  O sırada  bir masada oturmuş, partiden çok heyecanlı bazı arkadaşlar ile sohbet ediyorduk ki, karşımda partinin amblemini gördüm.

 

Beş tane damarı olan bir Çınar ağacı yaprağı. Yaprağın arkasındaki zemine ise  ışığı  aydınlığı anlatan,bir noktadan başlayıp, çepe çevre yayılan ışık çizgileri, yerleştirilmiş.

 

Baktığım saniye düşündüklerim.

 

Beş duyumuz ile sınırlandığımız bu madde dünyasından, aydınlığa çıkmamızda, bize yol gösterip, önderlik edecek,dengenin sembolü olan ağaçların en köklüsü Çınar ağacının, çağrısı………….

 

Bu hisler ile parlayan gözlerim aynı anda amblemin  hemen yanı başında duran Yaşar Nuri Öztürk’ün resmindeki  adeta bana gülümseyen  samimi bakışları ile karşılaştığında, o gözlere bakarak dedim ki:

“ Platon’un dediği gibi, hiç istemeyerek  de olsa , sanırım siyasete atılmam gerekecek……..”

 

 

BİHİN  EDİGE

Geri Dön