“Holistik İnsan" Nedir?


Holistik insan nedir konusunda Holistik Akademi Başkanı Aydın Arıtan'ın bir söyleşisi


“Holistik İnsan" Nedir?

Karadeniz Radyo’da yayınlanan “Tuncay Mollaveisoğlu İle Söylenmeyenler” programında, Aydın Arıtan’la yapılmış olan bu röportajın konusu “Holistik İnsan”. Hepimizin daha bilinçli bireyler haline gelerek, evrenin ve insanlığın sıçrayacağı yeni enerji düzeyine uyum sağlayabilmemizin anahtarının verildiği bu röportajı mutlaka okuyun!

 
Mollaveisoğlu:  Aydın Bey, hayırlı olsun, “Holistik İnsan” kitabınız çıktı. Öncelikle, yabancı bir kavram olduğu için “Holistik” ne demektir, onu açıklayalım. Daha sonra kitabınızın detaylarına girmek istiyorum. Nedir “Holistik”?

Arıtan: “Holistik” son zamanlarda, bütün dünyada kullanılmaya başlanan bir kavram, daha çok da tıp alanında kullanılıyor. “Holistik”, birbirinden ayrı parçaların biraraya geldiği bir bütünlük gibi düşünülüyor, yani “bütünsellik” anlamını taşıyor, ama bu bakış açısı bana göre biraz yetersiz. Çünkü bizim “Newtoncu Düzen” dediğimiz, dünyada var olan birimlerin, birbirlerinden ayrı ve tek başlarına olarak evrende yer aldıkları algısına dayanan bir bakışın ürünü. Aslında bu; bizim normal, üç boyutlu algılarımızla da örtüşen bir durum. Kâinattaki birimler; insanlar, dağlar-taşlar, masalar-sandalyeler birbirlerinden ayrıdır ve bizim algılarımız da bunu doğruluyor. Ama 20. Yüzyıl’ın başlarında yapılan araştırmalar, atomaltını inceleme fırsatı verince, bilim insanları, maddenin temel bir yapıtaşının olmadığını fark ettiler. Bu, onları çok şaşırttı. Bu devasa dağları-taşları, dünyayı oluşturan maddenin temelinde bir yapıtaşı yoktu da ne vardı? Çok ilginç bir sonuca vardılar: “Maddenin temelinde, aslında her şeyin temelinde dev bir enerji okyanusu vardı ve bu salınan bir hareket sergiliyordu.” Bütün var olanlar, bizim gördüklerimiz, algıladıklarımız, görüp-algılayamadıklarımız da dâhil olmak üzere hepsi, bu temel enerjiden oluşmuştur.

Bu bakış, bizi çok farklı yerlere götürdü ve insanlığın rotasını bambaşka bir alana çekti. İşte “kuantum fiziği” dediğimiz bu bilgiler, bizim çok değişik düşünceler üretmemize sebep oldu. Bu fikrin temelinde, evrende bir enerjinin ve salınımın yer alması yatıyor. Biz buradan ne gibi sonuçlar türetebiliriz? Çok sonuç var ama ben burada iki tanesinin altını çizmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi şudur: “Eğer her şeyin temelinde evrensel bir enerji bulunuyorsa, var olan canlı ve bize göre cansız olan bütün cisimlerin özleri aynıdır.” Başka bir tanımlama ile “hepimiz aynı bütünün parçalarıyız.” Bunun bir uzantısı olan ikinci bir sonuç daha var, bu da: “ Eğer hepimiz aynı enerji özünden oluşmuşsak, bütün var olanlar arasında bizim algılayamadığımız enerjetik bağlar vardır. Bütün kâinat, adeta içten içe örülü bir şekilde birbirleriyle bağlıdır.” İşte “Holistik” kavramı bu temel bilgiden yola çıkıyor. Kâinatta var olan bütün birimlerin arasında bir ilişki, iletişim ve etkileşim mevcuttur.

Bunun devamında, şunu da söyleyebiliriz: “O halde; kâinatta var olan en küçük bir birim bile, yani bir bitkinin yaprağı, küçük bir kurtçuk, bir planet ya da kara delikler… bunların tümü birbirleriyle bir ilişki ve iletişim halindeler. Hatta en küçük bir birimin üzerinde yapacağımız bir değişiklik, bütünü değiştirme potansiyeline ve gücüne de sahiptir.” Tabi bu da bizi, bütün var olanlara karşı çok yüksek bir değer atfetmeye, saygı duymaya ve onları ciddiye almaya yöneltiyor. İşte “Holistik” kavramı, bu bütünselliği, ama içten içe bağlı olan bir bütünselliği anlatır. Yani bir yapboz (puzzle) gibi sadece parçaları yan yana koymaktan oluşan bir bütünlük değildir kastettiğimiz. Bunun altını çizmek istiyorum.

Mollaveisoğlu:  Kısacası, her şey enerjiden oluşuyor. Canlı-cansız, hareketli-hareketsiz… her şeyin altında enerjinin olduğunu keşfetti bilim insanları. “Evren bir enerji okyanusu üzerinde ve dolayısıyla her şeyin birbiriyle bir ilintisi var” diyorsunuz. Dağlar, denizler, hayvanlar, insanlar… geçmişte, parçalı-farklı yapılar olarak algılanıyordu. “Holistik” bakış açısında “evet, böyle bir çeşitlilik var ama buna bir bütünün parçaları şeklinde bakmak gerekir” deniyor, değil mi?

Arıtan: Yani ortak bir paydaları var. Bütün çeşitlilik, aslında tek bir ortak paydaya dayanıyor. Hepsinin özü aynı ve bu öz de, evrensel enerji.

Mollaveisoğlu: Bu evrensel enerji nedeniyle de herkesin birbirleriyle, canlının cansızla, canlıların kendi aralarında bir ilişki biçimi olduğuna inanıyorsunuz.

Arıtan: İlişki var, iletişim var. Bizi burada ilgilendiren en önemli şey, değişim oluşturma gücüdür aslında. Her şey birbirinin üzerinde değişim yaratabiliyor. Bu özellik, her şeye karşı çok yüksek bir saygı duymamızı gerektiriyor.

Mollaveisoğlu: Önemli bir felsefeden söz ediyorsunuz aslında, değil mi? Hepimiz bir bütünün parçalarıysak-aynıysak, o zaman başka-farklı-karşıt olarak gördüğümüz her şeye de saygı duymamız gerekiyor bir anlamda.

Arıtan: Saygı duymamız lazım, hiçbir şeyi durumundan dolayı yargılamamamız lazım, sadece onu anlamaya çalışmamız lazım. Burada bir temel noktaya daha değinmek istiyorum: “Biz dünyayı-evreni- insanları ve diğer bütün cisimleri birbirlerinden ayrı değerlendirdiğimiz sürece, onlara karşı içimizde belirli duygular oluşur. Bu duygular, korku ortak paydasının üzerinde şekillenirler. Dışımızda olan her şey bizim için yabancıdır, rakiptir ve düşmandır. Yabancıdan korkulur, rakiple mücadele edilir, düşman yenilmeye ve öldürülmeye çalışılır.” İnsanlık binlerce yıldır bu korkuları, mücadeleleri, kavgaları deneyimledi ve bu deneyimlerden anlaması gerekenleri anladı, idrak etti. Artık enerji salınımı, başka bir açıya doğru hızla ilerlemeye başlıyor. Bizim “Holistik Düzey” dediğimiz, evrendeki birliği ve bütünselliği anlatan bir sistemden bahsediyoruz burada. “Holistik İnsan” kitabı da, bize, şu anda bulunduğumuz dünya ortamından, gelmekte olan yeni düzeye sıçramanın yollarını ve tekniklerini anlatmaya çalışıyor.

Mollaveisoğlu:  O zaman bu noktadan devam edelim, çünkü hakikaten derin bir konu. Yani atomaltı dünyada enerjinin var olduğunun keşfedilmesi, bir felsefeyi de beraberinde getirdi. Aslında insanlığın barış ve kardeşlik içinde yaşaması için, çıtayı yükseltecek bir zemin yarattı bu bakış açısı. “Bu zemin üzerine pek çok şey inşa edilecek” diyorsunuz. Belki savaşlara, kardeş kavgalarına son verilecek, belki de çatışmalar üzerinden sürdürülen siyaset bambaşka bir boyuta taşınacak ve önümüzdeki dönemde, daha “insana yakışır” bir dünya bizi bekliyor olacak diyebilir miyiz?

Arıtan: Gayet tabi, bütün bu geçmiş dönemlere ve şimdiki döneme baktığımızda ben şahsım adına ve insanlık adına çok umutlu ve çok parlak bir gelecek görüyorum. Her ne kadar günümüzde, o eski dönemin getirdiği; savaşlar, kargaşalar, terör ve bunun uzantısı olarak açlık, yoksulluk devam ediyorsa da, tırnak içinde bir şey söyleyeyim: “İyi ki her şey böyle!” Çünkü eğer bilginin bu düzeyini tam olarak deneyimleyip, onun tam dip noktalarını yaşayarak, belli bir idrake ulaşamasaydık, demin bahsetmiş olduğumuz enerji salınımı başka bir alana doğru ilerleyemezdi. Yani ne oluyorsa iyi oluyor. Yapılması gereken tek şey, bu oluşumun-değişimin-deneyimin farkına varmak ve gidişin nereye doğru olduğunu, iyi bir şekilde gözlemleyip-görmek. Bizim görevimiz de, dilimiz döndüğünce ve teknik imkânlar el verdiğince, insanlara bunu anlatarak, gelmekte olan yeni bir uygarlığın, insanlığın yeni düzeyinin günümüzle olan köprülerini kurmak. Bütün bu kitapları yazmamız, bu konuşmaları yapmamız bu amaca yönelik.

Mollaveisoğlu: Sayın Arıtan, kitaba biraz değinmek istiyorum. “Holistik İnsan” nasıl olur ya da “Holistik İnsan” denilebilecek kişilere rastlıyor musunuz? “Evet, bu “Holistik İnsan”dır” diyebilmek için gerekli olan koşullar nelerdir?

Arıtan: Biz “Holistik” kavramını, bütünselliği ve demin bahsetmiş olduğumuz teknik detayları ortaya koymak için tanımladık. Tabi bu konular çok işlenmiş, bunlar yeni bulunan, bizim bulmuş olduğumuz şeyler değil, biz bunu sadece değişik bir şekilde formatlıyoruz. Şunu söylemek istiyorum: “Biz buna, “İnsan-ı Kâmil” de diyebiliriz.” Eğer bizim beyinsel algılarımıza yakın geliyorsa ya da belki biraz sert olacak ama “Üstün İnsan” da denilebilir.

Mollaveisoğlu: Biraz amiyane bir tabir kullanalım isterseniz. “Aşmış İnsan” derler. Bu gibi kişilere küfür de etsen, kötülük de yapsan, o sana iyilik yapar. Eskiden filmlerde olurdu böyle şeyler. Büyük kötülükler yaparsınız, hakaretler edersiniz, o size yine de iyilikle yaklaşır, sizi affeder. Hatta “sıyırmış” diye de tabir edilirdi. Çok kabaca tarif ettim ama…

Arıtan: Bu noktada “sıyırmak” söz konusu değil, tam tersine son derece yüksek bir bilinç, son derece yüksek bir akıl düzeyi var. Akılcı bir olaydır bu. İnsanlık var olduğundan beri, bu özellikler mevcut. Ama demin söylediğim gibi, belli bir düzeye ulaşmak ve belli deneyimleri edinmek zorunda olduğumuz için, çok az kişide ortaya çıkıyordu. Bu gibi insanlar vardı: Ermiş kişiler, yüce bilgiyi taşıyan insanlar, evliyalar, peygamberler, üst düzeyli insanlar… bize örnek olarak, hepimizde böyle vasıfların bulunduğunu gösteriyorlardı. Ama o dönemlerde insanlığın bulunduğu genel düzey, bu tür bilgileri kavrayıp-taşıyabilecek seviyede değildi. Onun için, bu bilgiler, bize örnek olarak gösterildi. Belli semboller ve belli sırlarla gizlendi. Ancak biz bunları, bu şekilde deneyimleye deneyimleye bir yerlere geldik. Demin söylediğimiz gibi, atomaltının araştırılmaya başlanması, kuantum fiziğinin ortaya çıkmasıyla beraber, 20. Yüzyıl’ın başlarından itibaren bir dönüşüm ortaya çıktı.

Bulunduğumuz dönemde, yeni olan şey şu: “Hepimizde mevcut olan ama farkında olmadığımız bu özelliklerin ortaya çıkması, artık bireysel eylemlere ve başarılara bağlı değil. Kitlesel bir dönüşüm söz konusu. Semboller-sırlar aydınlanıyor ve herkese mâl oluyor. Çünkü biz insanlık ailesi olarak bu bilgileri, beynimizde tanımlandırabilecek hale geldik. Dolayısıyla artık bunlar, herkese rahatlıkla anlatılabiliyor. Bu konulardan bahsettiğimiz zaman, kimse “siz sıyırdınız mı, üşüttünüz mü?” demiyor. Tam tersine, onlar da artık o düzeyde oldukları için, bu bilgiler anlaşılıyor, saygıyla karşılanıyor. Hatta buna özlem duyuyorlar. İnsanlığın genelinin, bu düzeye erişmiş olması, bizi çok umutlandıran bir şey. Bahsettiğimiz bu “üstün vasıflı”,” insan-ı kâmil” ya da  “holistik insanın vasıfları” dediğimiz özellikleri, artık net olarak kendi bünyelerinde hissediyorlar. Yani bu bizim anlattığımız konular bir metafizik teori, bir hayal ürünü veya mutlu bir şekilde yaşamanın temelleri değil. Bu bizim kendi özelliklerimizi fark etmemizi sağlayan ve dolayısıyla da insanlık ailesi olarak, bizi bir sıçramaya ve dönüşüme yönelten bir durum, önemli olan bu.

Mollaveisoğlu: Eski dönemlerde, insanlık da “Holistik” olmaya hazır değildi diyorsunuz bir anlamda. Yani savaşlar, kan, gözyaşı, insanlığın yaşadığı acılar… belli bir deneyim oluşturdu ve bunun üzerine belki bambaşka bir dünya inşa edilecek. Algılar da, bu doğrultuda açılıyor. Eskiden böyle bir insana rastladığımızda “bu kişi aşmış” ya da “sıyırmış” derken, artık onun ne kadar üstün özelliklere sahip bir insan olduğunu algılayabiliyoruz hepimiz.

Arıtan: Dolayısıyla ona olan saygımız ve bakış açımız da değişiyor.

Mollaveisoğlu: Buradaki ortak dilek, “insanlık ailesinin “Holistik Düzey”inin artması” da diyebiliriz. Yani ne kadar geniş kitleler “Holistik İnsan” haline gelirse, dünyada insanca yaşamak da o kadar mümkün olacak. İnsanların yaşadığı bunca acıların, travmaların, trajedilerin; insanlık ailesini belli bir aşamaya getirdiğine ve bundan sonraki süreçte çatışmanın, kavganın, kanın olmadığı bir dünya yaratılabileceğine inanıyorsunuz.

Arıtan: Yine demin söylediğim şeyi söyleyeceğim: “İyi ki her şey böyle!” Yani o acı deneyimleri yaşamasaydık, bugünlere gelemezdik. İnsanlık şu anda çok yüksek bir düzeyde bulunuyor. Savaşlar, terörler eski dönemin deneyimleriydi, artık bunlar bitmek üzere. Çünkü herkes, (bu siyaset için de geçerli) yanlışın nerede olduğunu, yetersizliğin nerede olduğunu artık çok net olarak algılıyor. Yapılması gereken çok küçük bir ayar var. Onlar sadece, nereye doğru yöneleceklerini bilemiyorlar. Herkes doğruyu hissediyor, yanlışın da farkında. Onlara küçük bir ışık yakabilirsek, yani doğrunun nerede olduğunu, nereye doğru yöneleceklerini anlatabilirsek, çok kısa zamanda çok yüksek sıçramalar yapıp, çok mutlu günler yaşayacağız.

Mollaveisoğlu:  “Holistik İnsan” kitabınızda “kod açılması”yla alakalı, ilginç bir bölüm var. O kısımdan söz etmenizi rica ediyorum. Bu bölümde, Kristof Kolomb’un gemileri Amerika’ya yaklaştığında, oradaki yerlilerin, baktıkları hâlde gemileri görememelerinden bahsediyorsunuz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Arıtan: Bütün insanlar, daha doğrusu bütün canlılar, evrenin bütün bilgilerine sahiptirler. Ama bu bilgilerin, sadece görev yaptıkları alanla ilgili bölümleri açılmış durumdadır. Demin söylediğimiz gibi, bu acı dönemleri geçirirken, beyinlerinde birçok kodlar açıldı. Mevcut olan bu kodların deneyimlenmeleri sonucunda, yeni kodların da açılma fırsatı doğdu. Kızılderililerin, o gemileri görememeleri, beyinlerinde var olan bu kodun açık olmamasından kaynaklanmış. Ama daha sonra gemilerle temas kurup, onları dokunarak deneyimledikten sonra, algılayabilir hale gelmişler. Demek ki biz, bu üstün vasıfların neler olduğuna, (onların beyinlerinde zaten mevcut olan bilgilere) ışık tutup-aydınlatırsak, onların da bu bilgileri algılamaları, tıpkı gemileri görmeleri gibi mümkün bir hale gelecek. Dediğimiz gibi, insanlığın genel seviyesinin bu derece yükselmiş olması da, artık bu kodların sadece çok küçük dokunuşlarla açılıp-aydınlanabilmesi konusunda bizi çok umutlandırıyor. İşimizin çok  da zor olmadığını düşünüyorum.

Mollaveisoğlu: “Enel Hak” dediği için, Hallac-ı Mansur’u ateşe atıp, yakmışlardı o dönemde. Ama zamanla sizin söylediğiniz bu değişim-dönüşüm, bahsetmiş olduğunuz kod açılması olduktan sonra daha anlaşılır bir hale geldi. Aslında insanlık tarihi boyunca, böyle kişiler gelip-gitmişler. O kodlar, o insanların beyinlerinde hep açıkmış ve bu bilgileri anlatmaya çalışmışlar. “Peygamberler de bu gibi kişilere dâhildir” dediniz. Ama o dönemde kimi anlamış, kimi anlamamış bu anlatılanları.

Arıtan: Öyle olmak zorundaydı çünkü dediğimiz gibi, o dönemde insanlığın genel düzeyi, bu bilgileri taşıyacak durumda değildi. Yani birisi “enel hak” dediği zaman bütün sistem sarsılıyordu. Dolayısıyla onun yok edilmesi gerekiyor. Bu gibi bilge kişiler, beynimizde hangi bilgilerin mevcut olduğunu göstermek görevini üstlenmişlerdi. Ama biz onları anlayamıyorduk. Birtakım sırlar var, mucizeler var, bunlar da öyleydi. Ama biz onlara baktığımız zaman bunları, nadir insanların sahip oldukları beceriler olarak görüyorduk. Oysa herhangi bir insanın ortaya koyduğu bir performansı, bütün insanlar ortaya koyabilirler, çünkü hepimiz aynı özü taşıyoruz.

Mollaveisoğlu: “Holistik İnsan” kitabınızda “üstün özellikli insan”a ulaşmayı, birkaç aşamada değerlendirmişsiniz. Bunu da bizimle paylaşır mısınız?

Arıtan: Bu uzun bir konu ama kısaca şöyle anlatayım: “Benim yorumuma göre, genel olarak insanları beş düzeyde ele alabiliriz: Birincisi “sürüngen beyin düzeyi”, bu en ilkel düzey. Ondan sonra “ara beyin düzeyi” var. “Sürüngen beyin” için salyangoz örneğini veriyoruz. “Ara beyin” için ise, maymun örneğini veriyoruz. Daha sonra, beynini kullanmaya başlayan insan örneğini veriyoruz. Bu üç derecede de, egosal kimlik ön plânda. Ondan sonra beyninin iki tarafını da yani hem sağ lobunu, hem sol lobunu kullanabilen insanlar var ki şu anda, dünyada ağırlıklı olarak bu düzeydeki insanlar bulunuyor. Bu insanlar akıllarını çok iyi kullanabiliyorlar, vicdanları da devreye girmiş durumda. Yani başka insanların da olduğunu hissediyorlar.

Önceki düzeylerde ego ağırlıkta olduğu için, sadece kendilerini görüyorlardı. Son olarak ise, “5. Düzey” dediğimiz, kâinattaki bütünselliği idrak etmiş insanların yer aldığı bir düzeyden bahsediyoruz. Ama şu noktanın da altını çizmek lazım, her ne kadar biz böyle bir sınıflandırma ve sıralama yapmışsak da, “1. düzeyde” dediğimiz, tamamen korkularıyla hayatını yöneten ve yönlendiren bir insanın içinde de 5. düzey, üstün, insan-ı kâmil özellikler de var. Zaman zaman onlar da, bu türlü davranışlar sergileyebiliyorlar ya da tam tersine üst düzeye geçebilmiş, öyle bir ruhsal kaliteye ulaşmış insanlar, bazen dünya hayatı içinde, 1. düzey davranışlar da ortaya koyabiliyorlar.

Mollaveisoğlu: Çeşitli düzeylerden bahsettiniz, ama bir örnekle bize anlatabilir misiniz? Aslında sizin kitabınız, hayatın kendisi, çünkü yaşamın içinde karşılaştığımız her durum, bu kuramın bir tarafında yer bulabiliyor.

Arıtan: Öncelikle demin anlatıyor olduğum konuyu tamamlayayım. Bir insanın muhtelif davranışlar sergilemesi söz konusu olabilir, ama bizim buradaki derecelendirmemizde önemli olan şey, kişinin ağırlıklı olarak nasıl davrandığı. On davranışın, yedi tanesi üst düzeyli davranışlar, üç tanesi daha alt düzeyli davranışlarsa, o kişi “üst düzeyli” olarak tanımlanabilir. Bununla ilgili çok pratik, çok kısa bir-iki örnek vereyim: “Mesela bizler, herhangi bir iş yaptığımızda, bunun bir bedeli olması gerektiğini düşünürüz. Bunu, sadece yükünü taşımakta zorlanan bir kimseye yardım ettiğimiz bir durumda da ortaya koyabiliriz. Eylem doğrudur, iyi de yapıyoruzdur. Ama burada ortaya konulan davranışın kalitesini belirleyen öğe, arkasındaki güdüdür.

Bir kişiye yardım ederken, “ben de böyle yük taşıyorum, yarın-öbür gün birisi de bana yardım eder” diye düşünmek bir düşünce şeklidir. Veya “ben bu kişiye yardım edeyim, benim de yaşlı bir annem var, belki birisi de ona yardım eder” diye düşünmek de başka bir güdüdür. Aynı ortamda “evet, ben buna yardım edeceğim, ama ben burada zaman ve emek harcıyorum, bunun da bir bedeli olması lazım, ben de bu bedeli talep ederim” diyebiliriz. Dünya çapında en ince, en rafine dilek de şu olabilir: “Ben yaptığım bu yardımdan hiçbir şey beklemiyorum, ben bunu Allah rızası için yapıyorum” diyebiliriz. Bu da iyi bir güdüdür, hiçbir itirazımız olmaz ve eylem doğrudur, ama biz birbirimizle ve evrenle enerji frekansları aracılığıyla diyalog kurarız. Yani bizim ürettiğimiz bir düşünce, evrende bir karşılık bulur.

Biz, yaptığımız bir eylemi, herhangi bir koşula ya da beklentiye bağlarsak, evren bize itiraz etmez ve  “hay hay, sen nasıl istersen öyle olsun!” der. Eğer biz “bu yaptığıma bir karşılık istiyorum” şeklinde bir deklarasyon, bir düşünce üretirsek, evren de “hay hay!” der. Ama biz böyle yapmakla evrene şunu söylemiş oluruz: “Evet, ben bedel alma ve bedel verme yani neden-sonuç ilişkisine göre bir hayatı tercih ediyorum” Evren de, bunu kabul eder. Bu durumda, hayat da sizden, başka alanlarda, size gelen herhangi bir yardım ya da katkı için bir bedel ister. Bu bir seçimdir.

“Holistik İnsan”ın özelliklerinden bir tanesi burada ortaya çıkıyor: “Eğer biz, yaptığımız herhangi bir eylem için bir koşul, bir beklenti ya da bir talep koymazsak ve de bunu, sadece doğrusu böyle olduğu için yerine getirirsek, evrene yine bir deklarasyon yapmış oluruz. Bu defa şöyle demiş oluruz: “Ben bunu doğru olduğu için ve bütünün hayrına yaptım, benim burada herhangi bir beklentim yok, ben sadece görevimi yerine getiriyorum” ve evren buna da “hay hay!” der. İlk dört derecede, yani bir beklentiyle, kendine yontarak, ego ağırlıklı bir düşünce ve deklarasyonda bir karşılık alırız. Ama bu, daraltılmış bir karşılıktır.

Mollaveisoğlu: Evet, altını çizelim. O davranışlar da, iyi davranışlardır aslında, değil mi?

Arıtan: Netice olarak doğru.

Mollaveisoğlu: Karşıdan karşıya geçen yaşlı bir insana yardımcı olmak, ister “benim annem yaşlı, birisi de ona yardım eder” düşüncesiyle olsun, ister “Allah rızası için koluna girip, karşıya geçireyim” düşüncesiyle olsun, eylem doğru. Bazı insanların da hiç yapmadığı şeyler bunlar, ama diyorsunuz ki: “Sizin beklentiniz, o eylemi yaparken içinizden geçen duygu, evrene bir mesajdır.”

Arıtan: Evren, hiçbir şeyimizi reddetmez, taraf tutmaz. Yani hiç kimse bize ceza vermez, mükâfat da vermez. Biz seçeriz ne olacağını. “Ben böyle istiyorum” diyoruz, “pekiyi, öyle olsun” diyor. Bu daraltılmış bir kazançtır. Ama biz, bunu bütün evrene yaydığımız zaman, yani o dev, bütünsel sistemin içinde, kendi rolümüzü doğru oynadığımız zaman, bütün sistemden bize bir akış başlar. Ben, bunun adına “Holistik Bereket” diyorum. Bu “Holistik Bereket”, insan hayatında yeşermeye başladığı zaman, o bahsetmiş olduğumuz sıkıntılar-zorluklar-düşmanlıklar-rekabetlere gerek kalmadan, çok daha üst düzeyli bir hayata geçmek mümkün olur.

Mollaveisoğlu: Aydın Bey, kitabınızda dikkatimi çeken bir karpuzcu hikâyesi var, onu da bizimle paylaşır mısınız? Parçaları görmekle, bütünü görmek arasındaki farkı orada çok net anlatmışsınız ve yine herkesin anlayacağı bir formata sokmuşsunuz.

Arıtan: Biz doğal yapımızın gereği, hayatı tek tek karelerden ibaret olarak algılıyoruz. Bir kamyonun üzerinde, bir adamla karpuzların olduğu bir resim düşünün. Biz bu resmi, tek olarak algıladığımızda, bizim için anlamsız bir şey. “Ne arıyor orada?” diye düşünüyoruz, bu bir görüntü. Sonra başka bir kare var, (bu kareleri bağımsız olarak değerlendirelim). Bu karede de, adam eğilmiş karpuzları tutuyor. Buradaki yorumumuz da:  “olabilir.” Başka bir karede adam, kamyondan aşağıya karpuzu atıyor. Yorumluyoruz: “Aman, yanlış!” Burada bir yargılama var: “Yanlış!” Ondan sonra, başka bir karede bir adam aşağıda duruyor, ellerini yukarı kaldırmış. “Yahu ne yapıyor, dua mı ediyor, bir şey mi selamlıyor?” Yorumumuz: “Anlamsız!” Sonra yine başka bir karede, bakıyoruz ki ellerini yukarıya kaldırmış olan adam karpuzu tutmuş. “Tamam doğru!” Pekiyi, ondan sonra ne oluyor? O tutan adam, tekrar yere atıyor bir karpuzu. “Eyvah, yanlış!” Başka bir adam, başka bir karede yere düşmekte olan bu karpuzu tutuyor. “Oh, doğru!” diye yorumluyoruz. Sonra bu adam, bu karpuzları alıp bir yere istif ediyor, hareket doğru. Burada sekiz tane hareket var ve biz bu sekiz hareketi farklı şekillerde yorumluyoruz.

Mollaveisoğlu: Yani resimleri tek tek gördüğümüzde bazen “doğru”, bazen “yanlış”, bazen de “anlamsız” ya da “olabilir” diye yorumluyoruz.

Arıtan: Bu aslında bir müzikal senfoni gibi, tek tek notalardan oluşan bir olay var, ama sürecin bütününe baktığımız zaman anlamlı bir bütünlük mevcut. Eğer biz, bütün hareketlerin gerisindeki bu evrensel özü, yani o enerjetik hareketi fark edersek, kimseye kızmak, kimseyi yargılamak, yanlış yorumlar yapmak durumunda kalmayız. Evrensel iradeyle, bireysel iradeyi bir etmek de budur. Evrenin yapısına ve doğasına uygun olarak, bunu algılayabildiğimiz zaman “Holistik Düzey”in içinde olduğumuzu fark ederiz ki günümüzde bunu başarabilen birçok insan var. Kimileri farkında olarak, kimileri de farkında olmadan böyle davranıyor.

Mollaveisoğlu:  Aydın Bey, o zaman benim bir okur ve bir gazeteci olarak, sizden beklentim şu olabilir (gündeme bağlamak istiyorum bu konuyu): “Holistik Siyaset” konulu bir kitap da yazmanız gerekiyor sizin. Çünkü aslında siyaset, üstün insanların bulunması gereken bir alan. Ama siyasetçilere baktığımızda, sizin bu tanımlamalarınıza göre, hala “sürüngen beyin”le hareket ettiklerini görüyoruz maalesef. Tabi, bunu kendi fikrim olarak söylüyorum. Benim dileğim, bir gün “Holistik Siyaset”i yazın ve insanlar siyasetçilerin nasıl olması gerektiğini de okusunlar.

Arıtan: Zaten siyasetin malzemesi de insan, dolayısıyla “Holistik İnsan” bunun bir temeli. Kısa bir süre içinde, ki toplumumuz da buna hazır, “Holistik İnsan”ların yani üstün vasıflı kişilerin, ülkemizin idaresine geçebilecekleri konusunda içimde yüksek bir his var. Umarım, dilediğimiz gibi olur ve Türkiye, globalleşen bir dünyada, bu üstün vasıflı kişilerin ülkemizi idare etmeye başlamalarıyla, kendisine layık olan, insanlık ailesi içerisindeki doğru yerini alır.

Mollaveisoğlu: Ben Türk Halkı’nın, Anadolu insanının “Holistik İnsan” olduğunu düşünüyorum hakikaten. Üstün vasıfları olan bir topluma sahibiz, bu bizim için avantaj. Problem şu: “Bu toplumun içinden Ankara’ya gönderdiklerimiz, maalesef henüz “sürüngen beyin” aşamasındaki insanlar oluyor.“ Umarım ülkemizi yönetenler de, bir gün bu düzeye erişirler.

Arıtan: Hayır, öyle olmayacak. Üstün vasıflı kişiler, yönetime gelecekler. Türk toplumu bu vasıflara doğal olarak sahip, onun için, ümidimiz var. Yani toplumumuza ters gelmeyen bir şey bu, zaten bizim tasavvuf geleneğimizde, Anadolu geleneğimizde bütün bu özellikler var. Demin bahsettiğim gibi, bizim yapmamız gereken sadece böyle bir “yeni model” olabileceğini insanlara göstermek. Aslında herkes bunun farkında, fakat nereye gideceklerini, nasıl gideceklerini görmüyorlar. İşte, o ışıkları yakabilirsek, ki çok umutluyum, toplumda var olan, bir de insanlık realitesinin geldiği yüksek düzey dolayısıyla iyice parlayan ve açığa çıkmak için adeta beyinleri zorlayan ışıklar bir anda yanacak.

Geri Dön